Tası tarağı topla köye geri dönüyoruz…

Bir film izledim, birileri için zaman yavaş hayat sakin akarken diğerleri hep bir yere yetişmeye çalışıyordu, sürekli koşarak saate bakarak, korku ve panik içinde yaşıyorlardı. Zengin ve fakir olarak tanımlanmış bu yaşamda zengin insanların en ayırıştırıcı özelliği neydi biliyor musunuz? Para dediğinizi duyar gibiyim, hayır para değil! Zaman…

Sizin de büyük ihtimalle izlemiş olduğunuz ( in Time ) filmde  bütün insanların kollarında ömürlerinin ne zaman biteceğini belirten sayılar var. Bazı insanlar kendi ritimlerinde hiç bir yere yetişme derdi, ölüm ve hayatın bitme korkusu olmadan rahatça yaşarken bazılarının ise gözleri sürekli kollarında eksilen üç beş sayıdaydı… Çünkü zamanlarının nerede biteceği belli değildi ve uyurken bile zamanlarının hesabını tutmalıydılar çünkü zaman her istedikleri zaman doldurulamıyordu. Üstelik para da zaman! Herşeyi kolundaki zamanınla alıyorsun yani zamanından harcıyorsun ve koldan kola birbirine zaman aktarımı yaparak alışveriş tamamlanıyor! İstersen hiçbir şey satın almadan da istediğin birine kendi zamanını aktarabiliyorsun çünkü belki gecenin bir vakti küçük bebeğinin zamanı bitecek, sevdiğin insan sana gelene kadar zamanı kalmamış olacak.

Zaman çok değerli!

İktisat mezunuyum, haliyle teoride öğrenmiştik para ve zamanın değerini. Sanırım derste olduğu gibi teoride kaldı öğrendiklerimiz ve biz pratikte paranın peşine düştük sanki? Aslında para peşinden gidilecek bir şey değil, zamanın olduğu ve onu istediğin gibi güzel değerlendirdiğin sürece para sana geliyor? Bunu az önce Can Ali’ye anlatmaya çalıştım. Bana para neden biter ki diye sordu. Mikro düzeyde bakarsak para biter, makro düzeyde bakarsak para yer değiştirir yani senin zevk ve kolaylıkla yaptığın, bulduğun bir şeyi başkası parasıyla takas eder böylece para bir yerden bir yere gider.  Ona böyle anlatınca -tabi makro mikro kelimelerini kullanmadım- bana şöyle dedi: O zaman mesela ben tuttuğum balıkları, bahçede oynamayı çok seviyorsam büyüyünce balık tutuğum balıkları birileri benden almak isteyebilir? Peki o zaman parası yoksa ne ile alacak dedi. Parası yoksa onun da senin çok sevdiğin ama yapmaya zamanın veya becerinin olmadığı bir şeyleri olabilir, o zaman eğer istersen balıkların karşılığında onda olanları alabilirsin yani takas edebilirsin. Nasıl ki takas bitmez para da bitmez…

Ne demiştik zaman değerli, film de bunu anlatıyordu değil mi? Zaman neden değerli? Çünkü yeri doldurulamaz, o zaman yaşam zamanla sınırlı diyebilir miyiz? Peki zaman, sağlıkla yani mutlulukla doğru orantılı diyebilir miyiz? Sizce, ne kadar mutluysak o kadar sağlıklı o kadar zengin olabilir miyiz? Her yeni güne mutlu, huzurlu uyanabilir miyiz?

Mutlu insanı da kendi iç sistemiyle barışık, endişe ve korkularını bilen seven etrafına sevgi ile bakan biri olarak tanımlayabilir miyiz?

Ben çocuklarımı doğada; toprakla, suyla, çamurla, kumla, çimenle, hayvanlarla ve temiz hava ile mutlu gördüm.  Bana peynir nasıl oluyor, pirinç bize nasıl geliyor diye soruyorlar. Peynir ve pirincin markette yetişen ve bizim de oradan gidip aldığımız yiyecekler olduğunu sanarak büyümeleri yerine pirinç tarlası ve inek görerek büyümlerini istiyorum. Karpuzu tarlada, çileği, domatesi dalında görmeleri ve dokunarak hayatın gerçekleriyle tanışmaları çok değerli. Kendi domatesini ekebileceğini, yiyecekleri doğada bulabileceğini ve doğada bulduğu şeyler ile neleryapabileceğine kendi karar versin zaten yaratıcılık da bu değil mi? Üstelik böylece sağlıklı beslenmek onlar için bir yaşam biçimi olmaz mı?

Ulaşımın araba, marketin şeker ve hamur olduğu; eğlenceninse TV, ipad olduğu ve buralarda izlenen reklam ve tek yönlü aktarımların subliminal etkileriyle yaşarken; okuldan eve, işten okula, oradan oraya koştururken trafikte perişan oluğumuz yirmi dört saat bile yetmezken bu nasıl olacak? Zaman akıp gidiyor, nasılsın diye sorana nolsun koşturmaca diyip geçiyoruz.

Peki aslında zaman nerede ve nasıl geçiyor?

Yaşamın ilk yıllarında bebekler öğrenme kaygısı olmadan gönüllerince hoplayıp zıplayıp koşarak yani daha çok  fiziksel aktiviteler yapararak geçiriyorlar zamanlarını yani büyüyorlar. Daha sonar ise müdahalesiz, kendi kurdukları somut ya da soyut oyunlar oynuyorlar. En çok zamanımızın geçtiği evlerimiz, işlerimiz ve okulları buna uygun mu? Hayvanat bahçesi, yunus havuzları da hayvanlara doğal ortamlarına uygun, ihtiyaçları olan imkanları sağlıyor, öyle ki hayvanlar, avlanmak gibi en majör iç güdülerini bile yapamaz oluyorlar çünkü yemek ağızlarına, eğitmenlerinin uygun gördüğü şekilde ve saatlerde geliyor. Suda yaşayan suda, soğukta yaşayan soğukta mühafaza ediliyor, yaşam koşulları uzaktan iyi gibi görünüyor. Bizler de yeni yapılmış, güvenlikli sitelerde üç oda bir salon bir yer bulduk mu kafamızı sokacağımız, sevinir oluyoruz. Öyle bir hale geldik ki biz insanların en temel ihtiyacı olan “barınma” işe yakın olsun trafik olmasın, yeni olsun güvenlikli sitede olsun ile sınırlı kalmaya başladı. Güvenlik, güvenlikli site mi demek? Eve gitmek insana huzur vermeli…

Kişinin, kendini güvende ve mutlu hisettiği, bu sayede de kendini gerçekeştirebileceği bir yerinin olması gelişimi ve dönüşümü açısından çok değerli. Ev aslında sadece başımızı soktuğumuz bir yer değil aslında yuva.  Yaşadığımız şehir kalabalık, her sabah pek çok insan aynı anda aynı yöne doğru hareket ediyor bu da haliyle insanda stres yaratıyor. İş ortamında yaşanan streslerden ve üzerimizdeki sorumlulukların yükünden bahsetmiyorum bile. Eve gittiğinizde gerçekten dinlenebiliyor musunuz? Kendinizi restart edip her güne yeniden başlayabiliyor musunuz yoksa her geçen gün sırtınıza binen yüklerin ağırlığı artıyor mu? Siz böyleyken, çocuğunuz ne durumdadır?

Ev seçerken nelere dikkat ediyorsunuz? Yeni olmasına mı dikkat ediyorsunuz yoksa nasıl bir çevrede olduğuna mı? Işıklandırma ve havalandırmanın gerçekten hava ve güneş ile mi olduğuna bakıyor musunuz? Birbirine yakın binalardan oluşan, az yeşillik çok beton, doğadan uzak, yüzlerce insanın aynı binada nefes alıp hareket ettiği “steril” ortamlar yeterince sağlıklı mı sizce? Hiç düşündünüz mü?

Bu tür binalardaki halı, perde, mobilya ve duvar boyalarındaki kimyasallar, göz, burun, boğaz, cilt gibi duyusal organlarda tahriş, alerji ve sinir sistemi üzerinde zehirli etkilere bağlı bazı şikayetler ve virütik hastalıklara sık yakalanma gibi sonuçlar doğuruyormuş.  D vitamini üretimi için gerekli olan UV-B ışını camdan geçemiyor. D vitamin eksikliği ise kemik, kas hastalıkları, depresyon, bağışıklık sistemi zayıflığı ve hormonal hastalıklara sebep oluyormuş. Hatta Dünya Sağlık Örgütü, camları tam açılmayan, çok katlı, nefes almayan, yapay ışıklandırılan, havalandırılan ev ve iş yerlerinde yaşayanlarda görülen ortak semptomları Hasta Bina Sendromu olarak tanımlıyormuş. Plaza benzeri iş yerleri ve evlerde bulunan boya ve mobilya kimyasallarına; ofis cihazlarından, çevredeki AVM ve Hastanelerden gelen radyasyona ve klima filtrelerinde biriken mikroplara maruz kalmak uzun vadede pek çok hastalığın nedeniymiş. Ayrıca bazı doğal mikroplardan uzak, toprağa dokunmadan, çiçekten, böcekten, havadan, hayvandan uzakta büyümek erken yaşta alerji, astım, obezite, şeker, kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini de artıyormuş.

Kendi kalıbına sığmayan, merak eden, araştıran, sorgulayan yaşamdan keyif alan çocuklar ileride de sağlıklı olur, kendi değerini bilir bakış açısıyla ve başta kendimiz için şehre yakın bir köye gidiyoruz.  Istabul’un imkan ve güzelliklerinden istediğimiz zaman faydalanabileceğimiz, trafiği erken kalkıp erken yola çıkarak çözümlemeyi hedeflediğimiz ama buna karşılık haftasonumuzu trafik ve kalabalıkta harcamadan denize, doğaya yakın daha az uyusak bile istediğimiz enerjiyi yaratabildiğimiz yani zamanı en güzel şekilde geçireceğimiz bir ortama geçiş yapmaya karar verdik. Neresi neresi derseniz Istanbul Avrupa yakasında da Anadolu yakasında da çeşitli seçenekler var! Üstelik ne kadar hoşumuza gitmese de ayakları dikilen 3.köprünün de hayatımıza girmesiyle Riva Köyü, Zekeriyaköy, Poyrazköy ve Uskumruköy gibi semtlerde yaşamak kolaylaşacak gibi görünüyor. Ne dersiniz?

Zekeriyaköy

Bu yazı Zekeriyaköy köy projesi katkılarıyla kaleme alınmıştır.

Hakkında bilgi almak isterseniz sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz

Twitter: koyzekeriyakoy
İnstagram: koyzekeriyakoy

 

 

 

 

 

 

Diğer Yazıları: Nihan Kayalıoğlu

Teknoloji ve Çocuklarımız

Prof. John Sıraj Blatcford’’un  sunduğu “ Teknoloji ve Çocuklarımız”  konulu  bir seminere...
Devamı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir